Ana sayfa Analiz Teknolojinin Neresindeyiz Bölüm II

Teknolojinin Neresindeyiz Bölüm II

424
0

Epeyce önce uzun bir dizi oluşturması ümidi ile başladığım, fakat sonradan uzun bir ara vermek zorunda kaldığım bu konuyu bu sefer tamamlamak niyetindeyim. Çünkü görüyorum ki, üç beş istisna bir kenara bırakılacak olursa, insanlarımızın kendi dillerine özenleri yok, saygıları yok, sevgileri yok, bu nedenle de zaten doğru dürüst, ‘adam gibi’ konuşup anlaşmayı bir türlü beceremiyoruz.Muhtemelen farkında bile değilsiniz, Türkçe dilini, ya da ondan geriye ne kalmışsa onu konuşmak için yapmamız gereken ağız, dil ve damak hareketleri değişiverdi. Anadolu insanı hâlâ üç aşağı, beş yukarı, doğru hareketleri yapıyor, fakat varoş kültürü ile yetişmiş, estetik ameliyatlar, botokslar, daha kim bilir nasıl yamalar sayesinde san’atçı, star, şöhret, spiker, sunucu v.b. olmuş, yani halkın önüne çıkma ruhsatı almış nice dil katili, muhtemelen kendilerine ‘adam gibi’ konuşma dersleri veren yabancı kökenli diksiyon hocalarının etkisiyle tamamen yanlış hareketler yapıyor, dolayısıyla tamamen yanlış sesler çıkartıyorlar.

Bundan 20-30 sene önce çevrilmiş filmleri izleyin. İzlerken sesi tamamen kapatın, artistlerin ağız hareketlerine bakın. Orada göreceksiniz ki, Türk milleti konuşurken ağzı (çok yüksek oranda) yukarı aşağı hareket eder, asla yana doğru hareket etmez. Bizim hançeremiz küçüklükten itibaren buna uygun şekilde gelişir, boğazımızdan ve ağzımızı aşağı yukarı hareket ettirerek konuşuruz.

Oysa günümüzde sürekli olarak TV kanallarında yayımlanan üçüncü beşinci sınıf yabancı filmleri ve dizileri izleyiniz. Bunların hepsi Türkçe dublajlıdır. Maalesef, halkımızın ‘sonradan şehirleşmiş’ büyük bir kısmı da, Türkçe konuşmayı bu film ve dizileri izleyerek öğrenmiş bulunuyor. Bir Amerikalının ağız hareketlerinin üstüne yapıştırılmış Türkçe sözler. Yine maalesef, dublaj sanatçılarımız yerli sözcükleri yabancı ağızlara o kadar başarılı şekilde yerleştiriyor ki, sonradan görme bile denemeyecek bu garip mahlukat gördüğü ile duyduğunu bağdaştırarak doğrusunun bu olduğunu zannediyor.

Artık yabancı film veya dizi dahi izlemeye gerek kalmadı. Yeni nesil, Türkçe konuşmayı daha önce bu aşamaları tamamlamış bulunan sunucu, spiker, araştırmacı, ara bulucu, halk kahramanı ‘abla’larından öğreniyor, hiç bir aracı kullanmadan. Özellikle ‘abla’ dedim, çünkü her nedense erkeklerin çok büyük bir çoğunluğunun ağzı burnu doğru şekilde oynuyor konuşurken. Garip, değil mi?

Elbette Türkçe’yi katleden erkeklerimiz de var. Örneğin ne münasebeti varken İngiltere’den toplanıp getirilmiş bir bakan, galiba asıl uzmanlığı kalp cerrahlığı olan, fakat nörolojiden beslenme uzmanlığına kadar her konuda ahkâm kesen, cerrahlık gibi tam zamanlı bir uğraşın yanı sıra piyasayı her konuda yazdığı(!) kitaplarla doldurmaya, TV’lerde boy göstermeye, geziler yapıp konferanslar vermeye vakit bulabilen dünyaca meşhur bir doktor, bu vesile ile zikredilebilir.

Şimdi, herhangi bir TV kanalını açın ve orada karşınıza çıkan haber, eğlence, yorum, ekonomi, magazin, bilim, kültür (bilim kültür programları da ne yayınlanıyor ya…) spikerini veya sunucusunu aynı şekilde, sesi tamamen kısarak seyredin. Göreceksiniz ki, ağzı hemen hemen hiç aşağı yukarı hareket etmiyor, sürekli olarak sırıtır gibi kulaklarına doğru genişliyor ve zamanın çoğunda da hiç kapanmıyor, aralık kalıyor.

A, E, I, İ harfleri söylenirken, ağız biraz aralanarak yanlara doğru uzuyor. Diğer sesli harfler, zorunluluk nedeniyle ağız büzülerek söyleniyor. Zaten A ve E harfleri hemen hemen ortadan kalkmış, her ikisi de aynı sesi verecek şekilde, E mi yoksa A mı olduğu ancak kelimenin bütününden anlaşılan garip bir sesle söyleniyor: İnternet’te doğru görüntülenir mi bilemem, ama bana Æ harfi gibi geliyor bu ses. ‘Ben’ diye bir kelime yok, ille de ‘bæn’ diye söylenecek.

Bazı sunucu, program yapımcısı veya ekonomi spikerleri var, dişlerini hemen hemen hiç aralamadan, sadece dudaklarını oynatarak konuşuyorlar. Ne söylediklerini anlamak için bir staj dönemine ihtiyacınız var elbette. Fakat eminim ki, ne söylediklerini anlamaya başladığınız zaman da hiç bir sevinç duymayacaksınız, çünkü bunların bir saat boyunca konuştuklarını toplasanız, bir incir çekirdeğini doldurmaz ne yazık ki.

Dikkat çeken son grup, hemen hemen her heceyi sessiz harflere vurgu yaparak konuşan, muhtemelen bu şekilde söylediği sözlere bir ‘önem’ kazandırdığını zanneden, fakat bunun eskiden külhanbeyi konuşması olarak karikatürize edilen bir tarz olmaktan öteye geçemediğini anlamaktan dahi aciz, zavallı konuşma özürlüler var.

Başbakanla başlayan, muhafazakâr kanalların haber spikerleriyle yaygınlaşan, günümüzde diğer kanalların güya iyi eğitim almış elemanları tarafından da taklit edilir hale gelen yeni bir moda var: herhalde konuşmaya ‘melodik’ bir nitelik katmak için olsa gerek, bazı sesli harflerin sonuna Ğ eklemek. Geliyoğr, gidiyoğr, yapıyoğr gibi. Bazıları işin ilmini yapmış, aklınca bazı hecelere vurgu yapmak için kelimenin başında veya ortasında da aynı eklemeyi yapıyor. Bu yazıyı yazarken bir TV kanalını izliyorum: “Bir basığn oğrdusunuğn tağkiğp eğttiği bu tören”den bahsediyor, haber sunması için hiç utanmadan ekrana çıkartılan spiker.

Birkaç yıl önce, Ankara’nın Balâ ilçesi merkezli bir deprem olmuştu. Ülkede hiç açlık fakirlik çevre katliamı, yolsuzluk hırsızlık uğursuzluk rüşvet cinayet minayet yokmuş gibi haber kıtlığı çeken kahraman görsel medyamızın bütün kanalları, bu haberin üstüne atladı. Spikerlerin neredeyse tamamına yakını, Balâ ilçesinin adını doğru şekilde söyleyemedi. Kimi ‘Bala’ dedi, kimi ‘Bağla’. ‘Bağlağ’ diye okuyan dahi çıktı. Hepsi, aynı hatayı defalarca tekrarladı, durdu. Reji odasından, haber dairesinden, kurum yönetiminden, üst yönetiminden hiç kimse kalkıp, ‘kızım sen ne yapıyorsun, ne saçmalıyorsun’ diye sormadı herhalde. Şurası muhakkak ki hiç kimse, Türk Dil Kurumu’nun İnternet sitesine girip bu kelime nasıl yazılırmış diye araştırmayı da akıl edemedi.

Bunların hepsinin ortak yanı, sanki burunlarına bir mandal takılıymış gibi ses çıkartmaları. Türk milleti gırtlaktan, hançereden konuşur. Burundan konuşmak, bir rahatsızlık işaretidir. Burnundan konuşan ya hafif nezledir, ya da burnunda alınması gereken bir ‘kemik’ var demektir. Fakat bu yazıda saydığım, saymakla yetinmeyip ‘tahfif, tezyif ve tahkir’ ettiğim bu mahlukatın neredeyse tamamı, burnundan konuşuyor, tıpkı nezle olanlar gibi. Nasıl bir milletsek, TV’de karşımıza çıkacak sağlam, sağlıklı bir insan bulamıyoruz galiba, hep sahte hastalara, sahte sakatlara mahkum oluyoruz!

Bu yetmiyor, her işyerinin ya adında, ya da yaptığı işin tanımında & işaretini görüyoruz. İşyerini kuranların, yönetenlerin, çalışanların ve büyük olasılıkla müşterilerinin herhangi bir yabancı dilde tek bir kelime dahi bilmiyor olmasının önemi yok. Önemli olan, & işaretinin fiyakalı, modern olması. Türk Dil Kurumu, bu durumu da seyrediyor, seyrediyor, seyrediyor.

Derdimizi Türkçe anlattığımız zaman yeterince anlatamadığımızı düşündüğümüz ve dinleyenlerimizin yabancı dil bilgilerine çok güvendiğimiz için olsa gerek, söylediğimiz lafların ardından (genellikle) İngilizce karşılığını eklemek de başka bir hastalık. Geçenlerde otoyolda giderken önüme bir şehirlerarası otobüs düştü. Şirket adı yazmayayım, fakat büyük olasılıkla nüfusunun tamamında İngilizce konuşan tek bir kişinin bulunmadığı, adı hayali bir film kahramanı ile aynı olduğu için marka olarak tescil edip film gelirlerinden pay almayı düşleyen sonradan olma bir Güney Doğu Anadolu Kentinin adı ile aynı olduğunu söyleyeyim, herhalde yeter. Otobüsün arkasında en yeni marifetleriyle övünen bir yazı vardı: “Wirelles kablosuz internet”. Hangi birine yanayım? Wireless kelimesini doğru yazmayı dahi beceremediklerine mi, wireless’in zaten kablosuz demek olduğuna mı dövüneyim?

Sakınan göze çöp batar misali, nereye gitsem benzer çirkinliklerle karşılaşıyorum. Kadın berberi’nden kuaför’e, oradan coiffeur’a, oradan da hair design’a geçişimiz, ilerlemenin değil de gerilemenin işareti, bana sorarsanız. Ya da, Sarıyer’de bir otoparkın kapısına asılmış Oto Yıkama / Car Wash tabelası, fena halde gözümü tırmalıyor. Eminim ki bunların bir tek yabancı müşterisi yoktur, ama ingilişçe yazarak kültürlerini kanıtlamak, globalleştiklerini göstermek istemektedirler adeta.

Şimdi diyeceksiniz ki, bütün bunların teknolojinin neresinde olduğumuzla alakası nedir? Çok basit arkadaşlar. Teknoloji, insanların birbiriyle konuşarak ve yazışarak kurduğu iletişim sayesinde tasarlanır, üretilir, satılır, kullanılır ve onarılır. Dünyanın hiç bir yerinde yazılı belgelerle yatay ve düşey olarak başkalarına duyurulan, anlatılan, tartışılan bir teknoloji göremezsiniz. Adam gibi anlatamıyorsanız, neyi duyuracak, ne anlayacak, ne tartışacaksınız? Teknolojiyi bir kenara bırakın, eğer biz iletişebiliyor olsaydık, ülkede bu kadar çok işsizlik, sokaklarda bu kadar çok kavga, yollarda bu kadar çok kaza, hapishanelerde bu kadar çok töre ya da namus katili olur muydu?

Diyeceğim o ki arkadaşlar, bırakalım teknolojiyi meknolojiyi bir kenara, önce adam gibi konuşmayı, adam gibi yazmayı, birbirimizle adam gibi iletişim kurmayı, birbirimizle adam gibi anlaşabilmeyi öğrenelim. Teknolojiye sonra bakarız. Yani, biz teknolojinin neresinde miyiz? Ne teknolojisi yahu! Biz daha ilk çağları yaşıyoruz galiba. Ateş teknolojisindeyiz henüz. Bedava kömür yakma teknolojisinde…

NOT: Bir-iki gün önce TV’de seyrettim, bedava kömür teknolojisinde de çağ atlamışız. Haddini bilmezin biri hiç utanmadan kalkmış, DEVLETİN DAĞITTIĞI 25 kiloluk kömür torbalarını tartmış, her birinin 15 ila 20 kilo geldiğini bulmuş. İşte, bizim teknolojimiz, budur, o da asla yazılmaz, çizilmez, konuşulmaz.